15 Nisan 2018 Pazar

Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk - İskender Pala

İskender Pala'nın kaleminden, Leyla'sını arayan bir Mecnun'un 450 yıl süren hikayesi.
"Ben bunca zamandır Leyla'mı arayıp dururken acaba hep Mevla'yı mı aramaktaydım? Ne ağır bir sual bu, ne dayanılmaz bir yük?"
Kitap Fuzuli'nin Bağdat kütüphanesinde cilt aramasıyla başlıyor. Aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman şehri fethetmiş, kütüphaneyi teslim almaya adam göndermiş. Bağdat kütüphanesinin yaşlı kütüphanecisi ise Fuzuli'ye değerli taşlarla ve yılan motifiyle süslü, değerli bir hançer veriyor ve "Asla unutma. Aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır. Ona sahip olan dünyaya hakim olur." diyor. Fuzuli ertesi gün kütüphaneye tekrar geldiğinde yaşlı kütüphanecinin ölmüş olduğunu ve birçok kişinin onu sorduğunu öğreniyor ve kendini büyük bir sırrın ortasında buluyor.

Fuzuli Babil'in bilgesi Akeldan'ın hazinesi ve değerli bilgilerin yer aldığı tabletlerin anahtarını elindeki hançerde saklı olduğunu öğreniyor. Bu sırrın kendisine huzur vermeyeceğini düşünerek hançeri toprağa, hazineye ve tabletlere götürecek şifreyi ise biricik eseri olan Leyla ile Mecnun'a saklıyor.
"Oysa Efendim, gizleyeceği şeyi meydana koyarak, herkesin gözü önünde bulundurarak gizlemeyi yeğlemişti. Çünkü gizli bir şeyi arayan hiç kimse açıktaki bir şeye bakmazdı."
Bundan sonrasının anlatıcılık görevini bu biricik mesnevi devralıyor. Çölde henüz bir meyveyken Leyla'sına aşık oluyor ve 450 yıl boyunca Leyla'sını arıyor. O Leyla'sını ararken biz de önemli şahsiyetlerle ve şairlerle haşır neşir oluyoruz, birçok yer geziyoruz. Aynı zamanda hazine avcılarından ve yolunu kaybetmiş BC üyelerinden kaçıyoruz.

"Aşka inanmayan insanları dünyayı yöneteceklerini düşünüp ürperdim. İnsanların yüreklerin titreyişler yoksa başkalarına karşı nasıl merhametli olabilirlerdi ki?! Sevgiden payını almayan yöneticiler ancak şiddet katabilirdi yaşlı dünyanın geleceğine."

Divan edebiyatında bir gezintiye çıkıyoruz. Baki'den Nedime'e, Nedim'den Nabi'ye, Nabi'den Şeyh Galip'e birçok şairin eline geçiyor Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun mesnevisi. İskender Pala da onlar hakkındaki bilgisini yoğun bir şekilde kitaba aktarmış. Divan edebiyatına ilgilenenlere bu kitap bir hazine niteliğinde bence.

Okuyanların kimisi kurgusunun zayıf olduğundan ve kitabın sıkıcı olduğundan yakınmış. Yukarıda bir yolculuk dediysem bu yolculuk macera kitaplarındakine benzemiyor. Daha anlamlı ve daha derin bir yolculuk. Yolculuğun sonunda aşkın bulunduğu bir yolculuk. Yer yer sıkıcı olabilir ama hoş bir sıkıcılığı var.

"Bir sarmaşık diyordu o aşk için. "Aşk" sözcüğü zaten sözlükte "sarmaşık" demekmiş. ir saraşık çınarları, servileri nasıl sarıp sarmalarsa aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri. Ve her sarmaşık, sardığı ağacı kuruturmuş sonunda. Dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş."

İskender Pala'nın ilk romanı olan Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk ilginizi çektiyse okuyun derim. :)

26 Mart 2018 Pazartesi

The Sinner

"Neden yaptığı dışında her şey var elimizde."

8 bölümden oluşan, roman uyarlaması, mini dizi The Sinner, Cora'nın hikayesini anlatıyor bize.

Cora normal hayatı olan bir karakter.  Sessiz, sakin, düzenli bir kadın. Eşi Mason ile evleneli üç yıl olmuş ve küçük bir bebekleri var. Normal aile gibiler. İşte böyle normal aileler gibi Cora ve eşi ve çocuğuyla göl kenarına vakit geçirmeye gidiyorlar. Yüzüyorlar, arkadaşlarıyla konuşuyorlar falan filan ama Cora bir anda değişiyor ve bir adam öldürüyor.

Şimdi 20 civarında görgü tanığı var ve Cora cinayeti kabul ediyor. Bu olay yerel polisler için kolay bir dava oluyor. Fakat Cora cinayet sebebini söyleyemiyor ve öldürdüğü kişiyle Cora arasında hiçbir bağ bulunamıyor. Polis de cinayet sebebini dile getiremediği için Cora'nın cinnet haline kapılarak cinayet işlediğini düşünüyor. Dizideki sorunlu polis karakterimiz olan Dedektif Harry, Cora'nın işlediği bu cinayetin ardında bir cinnet halinden öte büyük bir sırrın var olduğu düşüncesiyle olayın üstüne düşüyor.

Dedektif Harry yüzeysel işlenmiş, bundan dolayı da pek anlaşılmayan bir karakter bana göre. Karısıyla bozulmuş bir evliliği var ve bunu düzeltmeye çalışan, ağaçları ve doğayı seven bir amca gibi. Gibi ama çok da öyle değil. Onun da içinde karanlık bir taraf olduğunu izledikçe görüyoruz. Fakat o karanlığın içine bizi çok sokmamışlar. Cora'nın hikayesinin önüne geçer düşüncesiyle mi, romanda da çok üstüne düşülmediği için midir bilinmez Dedektif Harry yukarıda anlattığımdan ibaret kalmış. Dedektifi biraz daha tanımak isterdim, değişik, ilgi çekici bir karakterdi.

Dedektif Harry olayı araştırdıkça ve biz de geri dönüşleri izledikçe Cora'nın geçmişinde kötü anılarının olduğunu görüyoruz. Bu anılardan bazılarının varlığından Cora'nın bile haberi yok, hayatında 2 aylık bir boşluk var ki bu yüzden de cinayeti kabulleniyor ve mahkemede avukat istemeyip cezası neyse kabulleniyor. Cora cezasını kabullenmişken Harry boş durmuyor ve bir şeylerin yanlış olduğunu ortaya çıkarmaya başlıyor. Cora'da Harry sayesinde kendisinde bir problem olduğunu kabul ederek hayatındaki iki aylık boşluğu irdeliyor.

 Her bir bölüm sonrasında daha da gizemin içine sürükleniyoruz. Dizi son iki bölümüyle tatmin edici güzel bir sonla biz izleyenlere veda ediyor. True Detective tarzı dizileri beğendiyseniz ve psikolojik öğeler taşıyan polisiye hikayelerden hoşlanıyorsanız izleyin derim. İyi günler.

17 Mart 2018 Cumartesi

Kuşlar Yasına Gider - Hasan Ali Toptaş

2018 yılında okuduğum ikinci kitap Kuşlar Yasına Gider oldu. Hasan Ali Toptaş'ın okuduğum ilk kitabıydı.

Bir baba-oğul, yol romanı. Yazarın babasının Denizli'den Ankara'ya geliş haberini alarak kitaba başlıyoruz. Yazarın babası yani Aziz amca değişik bir karakter. Böyle sessiz, sakin amcalar olur; bir köşede oturur ama kafasından milyon tane düşünce geçtiğini bilirsiniz, o tarz bir insan. Bu Aziz amca şoförmüş. Araba alırmış günlerce gider gelmezmiş. Kimseye ne yaptığını, ne ettiğini, ne zaman geleceğini söylemezmiş. Sonrasında bacağını kaybetmiş işte. Protez bacak için Ankara'ya geliyor zaten. Ama Aziz amca Ankara'da kayboluyor. Sonrasında Denizli'ye gideceğim diye tutturuyor ve gidiyor. Daha sonra yazarın Aziz amcanın rahatsızlandığı haberini almasıyla Denizli-Ankara yollarındaki hikaye başlıyor.

Diğer Hasan Ali Toptaş kitaplarına göre bunun dili daha sadeymiş. Sade ama kolay okudum diyemem. Çünkü yazılış tarzı nedeniyle bazı cümlelerin konuşmamı, düşüncemi olduğu zor anlaşılıyordu. Kesme işareti kullanılmamış, cümleler ayrılmamıştı. Neden böyle olduğu konusunda bir fikri olan var mıdır?

"Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor."

Kitap da sevdiğim  kısımlardan bahsedersem: herkesin hayatında olan ilahi, fantastik, ya da anlamlandıramadığımız olayların varlığı. Sadece bizim gördüğümüz hatta bazen gerçekten yaşadım mı diye sorduğumuz tarzda olaylar. Kitapta bir beyaz at vardı mesela. Ecel simgelenmiş bu güzel atla. Yazarın Denizli'ye her gidişinde ona görünüyordu. Yine yazara görünen bir çocuk vardı. Bir de kara sinek... Güzeldi bunlar.

Bunun dışında yazar kuru kuruya Denizli'ye gidip gelmedi. Hasan Ali Toptaş'ın türküleri vardı. Buradan bir atlı geçti, cahildim dünyanın rengine kandım, aşağıdan gelir gelinin göçü, şu dağlar kömürdendir ve benim en sevdiklerim: dereler buz bağladı, yüksek minarede kandiller yanar. Kitabın ismi de zaten bir türküden alınmış.

Kitaplığımda gözüme çarptığında "Ne güzel kitaptın!" dediğim kitaplardan birisi oldu. Tavsiye ediyorum. İyi günler.

5 Mart 2018 Pazartesi

Platon'un Aşkı - Rafet Elçi

"Gökyüzüne baktığında orada hikayeler gören bir akıldan, başını ne zaman semaya kaldırsa aklı ile gören insana yükseldiğimiz zamandan şu vakte kadar kaç yıl geçti diye sormak gerekir belki de."
Daha önceden Rafet Elçi'nin Ahrar kitabını okumuştum ve yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Çok beğendiğimi sizinle paylaşmıştım. Ahrar'ı konu edindiğim yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Platon'un Aşk'ına 2018'e girdikten on dakika sonra başlamıştım. Yılın ilk kitabıydı yani. Vize dönemime denk gelmişti ve benim için bir kaçıştı bu kitap. Sıkılınca kitabı elime alıyordum.

"Fakat ölüm bazı şeyleri değiştirir. Ölen bir bakıma kusursuzluk ve haklılık kazanır. Çünkü bu dünya bize içten yaşanmaya değer olmadığını söyleyip durur."

Platon ve Taras'daki güzel Harmonia arasındaki aşkı anlatıyor genel olarak. Harmonia'yı anlatan bir alıntıyı araya sıkıştırayım:

"O ise erkeklere kızgındı. Kalbini çalacak kişi ancak Apollon olabilirdi. Sorularına cevap verebilecek kadar bilge, onu olduğundan daha iyi biri yapabilecek kadar iyi ve koluna yakışacak kadar da yakışıklı. Zeus böyle bir erkek yaratmışsa o, Harmonia'nın kocası olabilirdi aksi takdirde kimin haddineydi?"

Platonik aşka adını veren bir aşk yazsa da kitabın üzerinde, günümüzdeki platonik aşklar gibi sanmayın. Platon'un bir ruha aşık oluşunu, güzel bir bedene aşık oluşunu ve sonrasında aşkın kendisine aşık oluşunu okuyoruz.

"Fakat içinde ufak bir şüphe kalmasın diye bütün cesaretini toplayıp sordu. "Geldiği zaman hastalık şeklinde mi belirir?"

Aynı zamanda Platon'un ünlü "Devlet" ideali de var ki bu aralara bir yerlere kaçmış, bu sayede hem düşündürüyor, hem hüzünlendiriyor.

"Mesele Demokrasi, Tiranlık, Oligarşi, ya da başka bir şey değildi; mesele iyi insanları yetiştirmek ve başlarına en iyilerini geçirmekti."


"Size ölümsüz bir soru: Bir gün gelip bitecek bu hayatın içinde bu sonsuz arzuların sebebi ne? İşte size bir başka büyük soru: Ruhumuz da arzularımız gibi sonsuz ise bu sonsuz ruh için bu sınırlı beden-hayatın anlamı ne?"

Yazıyı yazmakta geç kaldığım için yazarken zorlandım ve kısacık bir şey oldu zaten. Ama beğenerek okuduğum ve beni etkileyen bu kitabı sizlerle paylaşmayı ve blogumda bulunmasını istedim. Umuyorum ki okuduğunuzda siz de beğenirsiniz.

"Tanrı bir takım büyüklüklerle yarattığı kuluna 'Günahkar olup af dileseydin seni daha çok sevebilirdim.' diyebilir."
"Çünkü kimin derdidir var olmak? Var olmak güneşe bakanların derdidir." 


27 Şubat 2018 Salı

Sadelikte Güzelliği Yakalamak #2

İçime sinmeyen bir yazı oldu ama nasıl içime siner hale getireceğimi de şaşırdım. O yüzden yayınladım gitti.

Bu, gardırobumu fazlalıklardan kurtardığım bölümdür. Önce şunu sizinle paylaşmak isterim ki onca kıyafeti hayatımdan çıkarmanın anlamı netleşsin. Sitelerde gezerken şöyle bir şeyle karşılaşmıştım:  Her sabah günde 2 dakika ne giyeceğimiz hakkında düşünsek ve ortalama 70 sene yaşasak, tüm hayatımız boyunca toplam 35 gün gibi bir zamanı ne giyeceğimize karar vermekle harcarız. Ki ben 2 dakikadan fazla zamanda yapıyorum bu işi. İşte hayatımın 35 gününü sabah ne giyeceğimi dert ederek geçirmek istemiyorum. Bu yüzden sadeleşmek...

Youtube'da yeni keşfettiğim Hayatını Hafiflet kanalında "Nasıl Sadeleşilir?" adlı bir video vardı. Orada sadeleşmeye önce kişisel eşyalardan başlanılması önerilmiş. Ev halkını sadeleşeceğiz diye darlamamalıymışız. Eşyaları kategorilere ayırıp belli zaman aralıklarıyla düzenleme yapmalıymışız. Ben hem o kanaldan hem de Begüm Başoğlu ve Ege Erim'in kitabı olan "Sade" ile öğrendiklerimi harmanlayıp işe başladım. "Sade" kitabında da ilk bölüm gardıropla alakalıydı zaten.

Dolaplardaki, çekmecelerdeki ve askılardaki kıyafetlerimizi odanın ortasına seriyoruz. Ara sıra niyetlenip giymediklerimizi, giyince kendimizi iyi hissetmediklerimizi, son bir yılda hiç giymediklerimizi, eskimişleri ve içine sığamadıklarımızı ayıklıyoruz. 

Ayrıca kitapta 10 temel parçadan bahsediliyordu. 10 zamansız parçayla her zaman güzel kombinler oluşturulabilirmiş. Benim zamansız parça gibi şeylere ihtiyacım yok. Nereye gidersem gideyim bir pantolon ve gömlek giyerim ve tamamdır. Renk skalası belirlemek de sabah ne giyeceğim diye düşünme süresini kısaltırmış.

Kıyafetleri hallettik. Çantalara, aksesuarlara ve ayakkabılara dönelim. Kış için iki botum var şu an. Bana göre iki tane fazla. Birisi eskiyince ikincisini almam muhtemelen. Bir tanesi kâfi. Yaz için de bir spor ayakkabısının yeteceğini düşünüyorum. Bir tane siyah bir tane de açık renk çanta yeterli. Aksesuarlarda kullanmadıklarımı, ve kötü görünenleri attım. Birkaç tanesini etrafımdakilere verdim. Her yerde favori kıyafetler ve aksesuarlarım var.

Bu işi buraya yazmak kolay ama yapması zor. Ben iki üç saat uğraştım. Bu zahmete değdi mi diye sorarsanız size derim ki bir dolap daha getirin onu da temizleyeyim. Dolabımı çekmecelerimi açıyorum; yazlıklar ve kışlıklar ayrılmış, en sevdiğim kıyafetlerim sıra sıra dizilmiş, dolabımın içi büyümüş, oh mis.

Şimdi temizlendik, fazlalıklardan kurtulduk. Bu düzeni nasıl koruyacağız? Artık kıyafet alırken önce "Bu bir ihtiyaç mı, arzu mu?" diye soruyoruz, içimize sinmeyen en ufak şey olursa kıyafeti bırakıyoruz ve indirimlere kanmıyoruz. Ucuzmuş ben bunu giyerim demek yok.

Yazının sonuna geldik. Hoşçakalın.